Küçükken kardeşimle en büyük keyfimiz Büyükada’da dede evinin bahçesindeki ağaçtan incir toplamaktı. Bunun için orta boy bir merdiveni ağaca dayar, tırmanır ve balları akmaya başlayan incirleri toplar, merdivenin üzerine yerleştirdiğimiz alüminyum tepsiye teker teker dizerdik. Tepsi dolduğunda aşağı iner ve kolayımıza geldiği için merdivenin altından geçerek topladığımız incirleri mutfağa götürdük. İşte tam o sırada, ananem (yazım kuralına uygun olarak anneanne) bu hareketin uğursuzluk olduğunu söyleyerek merdivenin altından geçmememizi öğütlerdi. Pek aklıma yatmasa da, ananem öyle istediği için ve onu üzmemek adına bu isteğini fazla sorgulamaz, merdiven altından geçmemeye özen gösterirdim.
Bu merdiven altı meselesini tam unutmuşken, 90’lı yıllarda pazarlama yapmaya başlayınca, kavram tekrar karşıma çıkıverdi. Bu kez “merdiven altı” adı, kirli, paslı, kontrolsüz, sigortasız, standartsız bir üretim tanımıyla, sektörel bir kaçak olarak karşıma çıkmıştı. “Çocukluğumun merdiven altı” batıl bir inanç olmakla beraber, “sektörün merdiven altı” önemli bir iş dünyası gerçeği ve sorunuydu.
Buraya kadar her şey olağan; zira standartları düşük bir üretim anlayışının pazarlama dünyasında elbette yeri olamaz. Çünkü tüketici sağlığını tehdit eden, çalışanına değer vermeyen, devletten vergi kaçıran zihniyet merdiven altından da öte, yasal değildir.
Ancak süreç içinde, pazarlama iletişimi dünyasının uluslararası ya da birbirinden büyük lokal markalarıyla çalışmanın verdiği bakış açısıyla, Türkiye çapında marka olmamış ya da bizim adını bilmediğimiz ne kadar ticari isim varsa, tamamını merdiven altı sayan bir anlayışın da genel kabul görmeye başladığını gördüm ki, işte bu noktada kesin bir itirazım var.
Kobilerin kurumsallığa olan inançsızlıklarının hatta kurumsallığa karşı gösterdikleri direncin, markalaştırma faaliyetlerinin ve Türkiye’nin büyümesinin önündeki en büyük engel (evet, en büyük engel diye bilerek yazıyorum) olduğunu düşünmeme rağmen, kurumsal standartlar çerçevesinde bir literatüre uygun olarak üretim yapamasa da; yasal, hijyen ve iyi niyetle yapılan ancak sunuşu görkemli olmayan ve tanınmayan ticari isimleri hemen merdiven altı olarak yaftalayan zihniyete de karşıyım.
Çünkü bugün dünyanın pek çok güçlü markasına baktığınızda kuruluş hikayesinin kurumsal standartlardan çok uzakta olduğunu görürsünüz. Sanki hepsi sözleşmişçesine garajda kurulmuş olan, Apple, Google, Amazon, Harley Davidson gibi pek çok markayı bir çırpıda sayabilirim. Silikon Vadisi’nin neredeyse tamamı garaj. Dünyanın pek çok ünlü modacısının ilk atölyeleri adeta kasaba terzisi kıvamındadır.
Bu durumda bizim küçük çapta ama pırıl pırıl tarım yapan, süt, peynir, zeytin, yağ, halı, tekstil ürünü ya da baklava üreten teşebbüs sahibi insanımıza, onların başlangıç noktasında büyük bir haksızlık yapmış olabiliriz. Batının kendi garaj şirketlerine gösterdiği sabrı, biz de kendi şirketlerimize göstererek hemen merdiven altı diye yaftalamamalıyız. Bu konuda sektör derneklerinden, araştırma şirketlerine, kanaat önderlerinden basına kadar geniş bir otoriter yelpazenin hukuksuzla küçüğü birbirinden net sınırlarla ayırması gerekir.
Ailece meyve ve sebzemizi 10 yıla yakındır Anadolu’da değişik çiftliklerden sipariş ediyoruz. Bir diğer anlatımla, İstanbul’dan meyve ve sebze almıyoruz. Açıkçası Anadolu’daki değişik yerlerden gelen ürünlere, üzerinde afili yabancı isim yazan ithal markalardan, demek ki daha fazla güveniyoruz. Çünkü bu ürünleri sadece ben ve eşim değil, kızımız da tüketiyor. Üstelik bu çiftliklerin teşebbüs sahiplerinin büyük bölümü de kadınlar. İş dünyasında kadın teşebbüs sahiplerini desteklemek konusunda bu durum beni daha da isteklendiriyor.
Anadolu müteşebbis madeni. Anadolu insanının içinde yatan iş yapma, iş sahibi olma arzusu çok yüksek. İşte bu duyguyu, kuruluşun üzerinden fazla zaman geçmeden, sorunlar taşlaşmadan, kimse ona “merdiven altı” demeden, işin finansal büyüklüğü ne olursa olsun, kurumsallaştırmak gerek. Evet, büyüklük ne olursa olsun diyorum, çünkü kurumsallık bir ölçek birimi değil, bir bakış açısıdır. Bir kişi olarak çalışan bir şahıs şirketi bile kurumsal olabilir. Hatta bazen dev şirketlerden daha kurumsal bile olabilir.
Dale Carnegie değişim yönetimini dört aşama olarak görüyor.
1.İstek
2.Bilgi (Know-how)
3.Uygulama
4.Sonuç
Küçük ya da büyük, pek çok Anadolu şirketinde kurumsallaşma isteği görülebiliyor. Bilgi ise dünyanın en kolay bulunan sermayesi. Bizim şirketlerimizde asıl sorun uygulama safhasında ortaya çıkıyor. Çünkü alınan bilgiyi sistematik bir şekilde uygulamaya sokma ve bunu sürdürülebilir kılma esnekliği çok az. İşte o zaman rekabetçi avantajlar sağlayan kurumsal sonuçları elde etmek pek mümkün olmuyor. Bu durumda da, ne yazık ki zaman içinde pek çok şirket merdiven altına düşüyor. Ama bu kez onu merdiven altına iten, burnu havada olan sektör değil, bizzat kendisi oluyor.
Bu ülkenin adı sanı duyulmamış yüzlerce ticari isminin, merdivenleri teker teker çıkarak, merdivenin üstüne birer marka olarak tırmanması dileğiyle.
(Bu yazım Marketing Anadolu’nun Ekim 2013 sayısında yayınlanmıştır.)
Posted by:HAKAN SENBİR

Marka Danışmanı & Stratejist

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s