TED.com’daki (www.ted.com) konuşmaları dinlemeyi herkese tavsiye ederim. Özellikle bir tanesi var ki, bence bütün TED tarihinin en önemli konuşmasıdır.
1465_254x191
Sir Ken Robinson, TED’de yaptığı bir konuşmada okulların çocukların içindeki özgür fikir ateşini, farklı düşünme şeklini ve yaratıcılığı nasıl öldürdüğünü anlatıyor. İzlediğinizde, TED tarihindeki en önemli konuşma diyerek abartmadığımı göreceksiniz. Linki aşağıda var ama uğraşmanıza gerek yok; www.ted.com adresine girin, arama kutusuna Ken Robinson yazın, “okullar yaratıcılığı öldürüyor” (Schools kill creativity) konulu konuşma, dilerseniz Türkçe alt yazı seçeneğiyle karşınıza çıkacaktır.
Sir Robinson konuşmasında çok önemli tespitler yapıyor. Yaratıcılığı besleyen bir eğitim sistemi yaratmak ülküsüyle konuşan Robinson, tüm çocukların inanılmaz yeteneklere sahip olduğunu, fakat eğitim sisteminin onların yeteneklerini acımasızca öldürdüğünü anlatıyor. Onun düşüncesine göre, çocuklar şanslarını denemekten, yanlış yapmaktan korkmuyorlar. Bu nedenle de özgün şeyler bulma konusunda son derece yetenekliler. Zira yanlış yapmaktan korkan bir kişi nasıl yeni, farklı ve özgün bir şey bulabilir? Çocuklar yetişkin olduklarında ise, bu cesur davranış biçiminden eser kalmıyor. Nasıl kalsın ki, okulda ölüyor zaten. “Biz insanları yaratıcı kapasitelerinin dışına itecek şekilde eğitiyoruz” diyor Ken Robinson. Aynen Picasso’nun dediği gibi: “Bütün çocuklar sanatçıdır, önemli olan büyüdüklerinde de sanatçı kalabilmeleridir.
Açık olan bir şey var ki, yaratıcılık özelliğimize yönelik değil, onun tersine eğitim alıyoruz. Ken Robinson öyle bir örnek veriyor ki, hayran olmamak mümkün değil. Diyor ki “İngiliz dilini dahice kullanan William Shakespeare de bir zamanlar yedi yaşındaydı. Onu İngilizce dersinde hayal edebiliyor musunuz?” Shakespeare’in daha doğrusu küçük William’ın “Otur Shakespeare, yapma Shakespeare, öyle yazma Shakespeare, kalemi bırak Shakespeare, o da nerden çıktı Shakespeare” diye durmadan eleştiren bir öğretmeni olduğunu düşünsenize. Ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’a “saatleri ayarlama işi de nereden çıktı, saçmalama” diyen bir başka öğretmen hayal edin. Sir Robinson bu durumun telafisi için, sanatın da matematik gibi başa geçeceği bir eğitim dünyası hayal ediyor. Çünkü sanat ya da zanaat işiyle uğraşmayı, okulda profesör olmak kadar önemsiyor Robinson. Profesör mü olmak önemli, yoksa usta bir marangoz mu? Başarılı olduktan sonra hepsi farklı yaşam formları diye tüm meslekleri eşitliyor. Dünyadaki bütün eğitim sistemlerinde sırasıyla, önce matematik ve diller, ardından bilim ve en son sanatın geldiğini ifade ediyor. “Matematik de önemli ama dans da” derken, dansın merkezde olduğu bir eğitim sistemi neden olmasın diye soruyor.
UNESCO’ya göre gelecek 30 yılda, insanlık tarihinin başlangıcından beri mezun olmuş insan kadar mezun insan olacak. Artık lisans derecesi bir şey ifade etmeyecek. Bundan sonra yüksek lisans, doktoralar işi kapmak için çarpışmaya başlayacak. “Bu bir akademik enflasyon” diyor Robinson.
Şimdi gelelim bu yazımda Sir Ken Robinson’un TED.com’da yaptığı konuşmasına neden yer verdiğime…
Bu muazzam konuşmanın içeriğine yer verdim, çünkü iş dünyasında okullardan mezun olan insanlar çalışıyor. Bugün burada ve bütün dünyadaki okulların büyük bölümü yaratıcılığı öldüren bir eğitim sistemi uyguluyor. Türlü türlü, dinamik, kendine özgü zeka türleri varken, okullar standart bir şekilde tanımlıyorlar insan zekasını. Mesela “Vicdani zeka” diye bir zeka türünden eser yok eğitim sisteminde. Bunu notlayan da yok elbette. “Vicdani zeka”yı notlayan olmayınca, vicdani zekası yüksek olan çocuk yok olup gidiyor. Çünkü Robinson’un söylediği gibi eğitim sistemi en tepeye iş konularını koyuyor ve böylece yaratıcı çocuklar okulda küçümseniyor ve kaybolup gidiyorlar. Herkesin yaptığını yapanın daha başarılı olduğu bir sistem geçerli bugün. Acımasız bir yarış var. Çocuğunuz ilkokul çağına gelince anlayacaksınız ne demek istediğimi. Bilmemne ekolü robot yetiştiriyor; falanca ekol rekabetçi insan… Yaratıcılığı yeşerteni ben bugüne dek görmedim.
Bu nedenle, farklılaşan fikirler duyduklarında, rasyonel gerekçelerle değil, sahip oldukları ünvanın gücüyle yıkıcı açıklamalar yapan yönetici tiplemeleriyle doluyor iş dünyası. Bunun dışında kalan bir grup yaratıcı özellikte yönetici ise yaşam mücadelesi veriyor.
Pek çok insan para kazanıyor ama mutsuz. Patronlar ve üst düzey yöneticilerin çoğu hedeflerine ulaştıktan yarım saat sonra başka hedef koyuyorlar ve tekrar stresli saatlerine geri dönüyorlar. Eskiden kutlama diye bir gelenek vardı, yok oldu. İş yerlerinde çalışanların yüzündeki gülümseme giderek yok oluyor.
Şirketleri ve markalarını büyütecek asıl insan türü olan yaratıcı nitelikte insan kaynağı pek gelmiyor artık okullardan. Çünkü çoğunlukla okutulan başta matematik, dil ve bilim. Oysa iş hayatı dünyaya pek çok farklı pencereden bakmayı gerektiriyor. Tabii bu eksiklik beraberinde “vicdani zeka”dan da yoksun bir iş toplumu getiriyor. Kişinin kendi iç ve dış sorumluluklarına sahip olabilmesi, sadece kendi çıkarlarını düşünmek değil, toplumsal bir sorumluluk anlayışını da taşıması. Etik değerler, ilkeler, dürüstlük. Tevazuyu elden bırakmadan bir iddiayı taşıyabilmek ve egoyu şişirmeden çalışabilmek.
Okul hayatında at yarışına sokulan “Z kuşağı” ile bunlar pek mümkün gözükmüyor.
Not: Bu yazım Marketing Anadolu’nun Şubat 2013 sayısında yayınlanmıştır.

 

Posted by:HAKAN SENBİR

Marka Danışmanı & Stratejist

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s