Kasım ayında BRANDage’de çıkan “Türkiye’nin online performansı ve Türkiye markasına etkisi” başlıklı yazım aşağıdadır.
Türkiye’nin online kullanıcı performansı oldukça ileri bir düzeyde. IAB verilerine göre Türkiye, 15 yaş üzerinde 24,5 milyon internet kullanıcısı ile dünyada 12. sırada; 8,2 milyon geniş bant kullanıcısı ile 9. sırada; 30,6 milyon faceboook kullanıcısı ile 4. sırada; 4 milyon twitter kullanıcısı ile 9. sırada; 400 bin friendfeed kullanıcısı ile 1. sırada, 530 bin linkedin kullanıcısı ile 11. sırada, 28 milyon MSN kullanıcısı ile 4. Sırada ve MSN WebCam kullanıcı sayısında da 1. sırada. Özetle insanımız online dünyayı seviyor. Bu verilerin kaynağı olan IAB Türkiye İnternet Ölçümleme Araştırması ülkemizdeki internet kullanıcılarının % 86’sını kapsıyor. Bu araştırmaya göre, internet kullanıcılarının % 43’ü kadın. Yani Türkiye’de 10,5 milyon kadın internet kullanıyor. Aslında bu bağlamda daha alınacak yol var; çünkü Türkiye nüfusu içindeki kadın oranına göre, internet kullanan kadın oranı biraz düşük. Ülkemizde internet kullanan kadınlar içinde sosyal medyada var olan kadınların oranı % 72, yani bu da yaklaşık olarak 7,5 milyon gerçek kişiye karşılık geliyor. Mutlak değer olarak bakıldığında ciddi bir rakam. Öte yandan internette gazete ve haber okuyanlar, dizi izleyenler hiç de göz ardı edilmeyecek oranlara ulaşmış durumda.
Gelelim gençlere… Türkiye’de internet kullanıcı nüfusunun yaklaşık 11 milyonu 12-25 yaş arasında. Bu nüfus neredeyse kendi başına bile bir ülke büyüklüğünde. Gençlerin yarısı cep telefonundan internete bağlanıyor; dörtte biri internette oyun oynuyor; yüzde 68’i sosyal medyada; % 45’i de diğer mecraları da internetten takip ediyor, hatta % 14’ü televizyonu bile internetten izliyor. Gençler bu derece internetle iç içe.
Youth Republic’in en son yaptığı ve İnteraktif Pazarlama Zirvesi 2011’de “Gençler, Sosyal Medya ve Marka Etkileşimleri” adlı sunumla paylaştığı araştırma ortaya çok çarpıcı sonuçlar koymakta. Bu araştırma da açıkça gösteriyor ki; ülkemizin gençleri bir arada olmayı seviyor. Kendilerini gösterme aracı olarak sosyal medyayı tercih ediyorlar ve yoğun şekilde kullanıyorlar. Teknolojiyle son derece barışık bir kuşak var karşımızda. Üniversiteli gençlerin % 93’ü cep telefonu, % 66’sı dizüstü, % 46’sı masaüstü bilgisayar kullanıyor. Liseli gençlerin ise, % 85’i cep telefonu, % 64’ü masaüstü, % 29’u dizüstü bilgisayar kullanıyor. Youth Pulse raporuna göre, metropol gençlerinin % 41’inde akıllı telefon bulunuyor. Gençler, bütün bir hafta boyunca 50 saatini sosyal medyada geçiriyor. Her gencin ortalama 415 arkadaşı var. Türkiye genelinde her 10 kişiden 4’ü sosyal medyada iken, bu oran gençlere geldiğinde her 10 kişiden 9’unun sosyal medyada var olduğunu görüyoruz. Gençlerin yarısı sosyal medyadaki olumlu ve olumsuz yorumlardan etkilenecek kadar bu alanı bir referans noktası olarak görüp değer veriyorlar.
Aslında Türkiye, online dünyadaki bu şaşırtıcı performansın sinyallerini cep telefonu kullanımında da vermişti. Türkiye’de 1994 yılının başlarında lansmanı yapılan GSM sektörü, kişi başı gelire kıyasla şaşırtıcı şekilde bir cep telefonu sahiplik oranı getirmişti. O dönemde yaptığım strateji sunumlarında, Türkiye ile ilgili bilgilerde kişi başı gelir ve cep telefonu sahiplik oranını gören yabancı yöneticilerin pek çoğu bir yanlışlık olduğunu düşünüyorlardı. Oysa bir yanlışlık yoktu; Fukuyama’nın doğu toplumlarına atfettiği “Aile Sermayesi”  ve sosyalleşme ihtiyacı Türkiye’ye dijital dünyada muazzam bir kullanıcı performansı getirmişti.
Özetle, Türkiye’de online kullanıcı pek çok dinamik açısından çok aktif. Sosyo-ekonomik seviyelerden bile bağımsız olarak karşımıza çok ilginç kullanıcı profilleri çıkmakta. Türkiye’nin GSM sektörüne verdiği hızlı cevapla cep telefonu penetrasyon oranlarında yüksek rakamların yakalanmış olması, teknolojik yakınsama ile büyüyen mobil pazarlama sektörünün ülkemizin online performansını da yükselteceği gerçeğini ortaya koymakta. Artık insanların caddelerde ve AVM’lerde cep telefonlarını sadece konuşmak için değil, sosyal medyada aktifleşmek için de kullandıklarını görüyoruz.
2002 yılında Milli Takım, Güney Kore ve Japonya’nın ortaklaşa gerçekleştirdiği Dünya Kupası’nda üçüncü olup, hem oynadıkları futbol hem de “fair play” ruhu ile dünya basınında olumlu yansımalar almıştı. Bunun üzerine “Türkiye Markası nasıl yaratılır?” düşüncesiyle ve Reklamcılar Derneği’nin girişimiyle Tanıtım Stratejileri Kurulu’nda (TASK) bazı ajans ve reklamverenlerden oluşan stratejistlerle bir yılı aşkın bir süre rapor yazımında çalışmıştım. O yıllarda umut vaad etse de, interaktif dünyada Türkiye’nin performansı bugünden çok geride idi. O zaman en büyük stratejik silahlardan biri olan gençler, aradan geçen yaklaşık 10 yıldan sonra artık birer erişkin oldular ve online dünya onların yaşamlarının içine tamamen nüfuz etmiş durumda. Bugün düşünüyorum da, insanımızın online dünyadaki yüksek performansı “Türkiye Markası” adına en büyük avantajlarımızdan biri. O gün yazdığımız Türkiye Markası Stratejileri’nin hayata geçmesinde büyük katkısı olacak bir unsur bu.
Buraya kadar her şey mükemmel. Ancak, online dünyada bizim için son derece önemli bir engel var. Kullanıcı profili konusunda oldukça başarılı olan Türkiye, içerik üretme konusunda da bir o kadar başarısız. Büyük bir sabır ve emek isteyen bu konuda tembelliğe kaçtığımız aşikar. İçerik üretme yerine, aynen tasarım konusunda da yaptığımız gibi, uyarlama yoluyla hızla üretime geçmeyi ve bir an önce para kazanmayı tercih ediyoruz.
Türkiye dünyada güçlü bir rol oynamak istiyorsa bu konu kesinlikle çözülmeli. Hatta online dünyada başka dinamiklerde de sahne almalıyız. Bunlardan biri de arama motorunda kendi markamıza sahip olma konusudur. Rusya’nın en büyük arama motoru Yandex kendi hinterlandındaki başarısının ardından geçenlerde Türkiye pazarına girdi. Türkiye içerik üretme konusunda oldukça geride kalmış durumda. Sadece online’daki kullanıcı performansımız ile bir yere varamayız; içerik üretme konusunda da yenilikçi yaklaşımlarla öncü rol oynamak zorundayız.
Biraz füturist bir gözlükle baktığımızda, 20 yıl sonrasının İstanbul’unun muazzam bir yer olacağını görmek hiç de zor değil. Ben bu gidişle İstanbul’un, on yıl içinde, New York, Londra ve Tokyo’dan sonra dünyanın en büyük dördüncü iş ve yaşam merkezi olacağını düşünüyorum. Bunu sağlayacak en büyük kriterlerden biri, İstanbul’un yeni konut projeleri ile inanılmaz bir hızda modernleşmesi elbette. Bu Türkiye markası adına çok önemli bir parametredir. Yine Türkiye markası adına geleceğin resmini etkileyecek en önemli parametrelerden biri de, Türk insanının online dünya ile olan yakın ilgisi. Ancak Türkiye’nin online gücünü dünyada hissettirebilmesi için içerik üretme konusunda hızlı adımlar atması gerekiyor.
Online’da yapılan başarılı ve evrensel ilkeler taşıyan işlere baktığımızda mutlaka dünyada daha önce bu yönde yapılan işler olduğunu görüyoruz. Bu strateji elbette yurt içinde başarılı iş sonuçları üretiyor ama marka yaratma temelli düşündüğümüzde Türkiye’yi bir bacağı eksik bırakan bir anlayış bu.
Oysa açık olan bir şey var ki, beyaz eşyada nasıl arka arkaya patent alır hale geldiysek, online kullanıcı performansını online içerik üreticisi haline getirdiğimizde, Türkiye markası şahlanır.
Posted by:HAKAN SENBİR

Marka Danışmanı & Stratejist

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s