Geçenlerde güzel bir film seyrettim. Adı “Soraya’yı taşlamak”. Filmin afişinden ve adından gayet güzel bir film olduğu belliydi. Açıkçası Soraya ismi de hoşuma gitmişti. Soraya insansa kim ya da nereli; bir yer adıysa neresi diye merak ettim. Filmi internette araştırdığımda da aşağıdaki metni buldum: “Freidoune arabası bozulduğu için küçük bir köyde Zahra ile tanışır. Gazeteci olduğunu anlayan Zahra, onunla konuşabilmek için ısrarla peşine takılır. Yeğeni Soraya aynı köyde yaşayan insanlar tarafından vahşice katledilmiştir.” Bu metni okuduğumda aklıma İtalyanların isim meselesine yaklaşımları geldi. Mesela İtalyanlar Prens Charles’a “Prens Çarls” değil “Principe Carlo” derler (Okunuşu Prinçipe Karlo). CNN kanalını “si-en-en” olarak değil; “çi-enne-enne” olarak okurlar. Bize gelince ise durum farklıdır. Her ne kadar büyük üstad Ahmet Hamdi Tanpınar romanlarında “Mösyö Mişel” diye okuma yazma bilen her vatandaşın anlayabileceği türden bir kolaylıkta yazsa da, herhalde ya onu okumamaktan ya da örnek almamaktan garip bir duruma düşüverdik ülkece. Mesela bir zamanlar Fenerbahçe Beschastnykh  diye bir Rus futbolcu transfer etmişti, bütün gazeteler ismini Beschastnykh” diye yazdığı için kimse doğru dürüst adını telafuz edemedi. Özetle bu konuda istikrarsız bir tutumumuz var. Mesela AEG markasını “a-e-ge” olarak okuduk ama “HP”yi “eyç-pi” olarak okuyoruz. Okuyoruz diyorum ama Anadolu’da ona “he-pe” dediklerine eminim.
İzlediğim filme dönersek, filmin adı “Süreyya’yı taşlamak”; yani Soraya bildiğimiz Süreyya. Hani bildiğimiz Süreyya sineması gibi, eski İran prensesi Süreyya gibi, ya da alt kat komşum Süreyya Abi gibi… Freidoune ise bildiğimiz Feridun. Hani Feridun Düzağaç gibi… Zahra da tahmin edeceğiniz gibi Zehra:) Hiç unutmuyorum İtalya’da yaşarken İran asıllı Feridun isimli bir arkadaşıma İtalyanlar Alfredo diyorlardı. Adamlar dillerine saygılı, hatta fazla saygılı:)
İnsan kendi diline saygı gösterdiği sürece yaratıcı olur. Adına pazarlama, pazarlama iletişimi, reklamcılık ya da ne derseniz deyin, bizim mesleğimizin özünü oluşturan yaratıcılık ancak insanın kendi diline olan hakimiyetle gelir. Şimdi İtalyanların, Fransızların, İngilizlerin  neden yaratmaya, bizim de kopyalamaya bayıldığımız açıkça ortada değil mi? “Maynd etmek”, “kompitiyşın analizi”, “negoşieyt etmek”, “birend esensini çıkarmak”, “poziyşın etmek” ifadelerini dilimize kazandıran:) “Pidgin Marketing’çilik” anlayışından ancak bu kadar yenilikçi ürün ve hizmet çıkar. Gir internete ya da gez dünyayı, sonra orada gördüklerini uyarla Türkiye’me. Ne güzel iş değil mi?
Peki böyle yapanlar bundan para kazanıyorlar mı? Kazanmaz olurlar mı, hem de nasıl?
Peki kim kaybediyor?
Benim gelecek neslim, gençlerim:(
Ne yazık ki, onlara yaratıcılıktan uzak, bir üretim bantı dünyasını miras bırakmak üzereyiz.
Posted by:HAKAN SENBİR

Marka Danışmanı & Stratejist

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s