Patronların iş yapış biçimlerini 20 yılı aşkın bir süredir deneyimliyorum. BRANDage’in Haziran sayısındaki yazım buna yönelik bir bakış açısını işaret ediyordu. Yazı aynen şöyle:
Bugün iş yönetiminde, yöneticilerin aklını karıştıracak sayıda yöntemin varlığı “şüpheci” bir yaklaşımı da beraberinde getirmektedir. Daha önce de defalarca yazdığım gibi, onlarca pazarlama disiplini, her disiplinde yüzlerce tedarikçi alternatifi ve her tedarikçinin farklı yaklaşımları avantaj gibi gözükse de, şirket ve marka yöneticilerini belirsizliklerle dolu bir uzaya doğru sürüklemektedir.
Son yirmi yıldır giderek genişleyen bu uzayda rahat yaşayabilmek için, şirketlerin ve markaların sarıldığı iki tür yaşam biçimi oluşmuştur. Bunlardan birine “Kurumsal Yönetim”, diğerine ise “Durumsal Yönetim” diyebiliriz.
“Kurumsal Yönetim”in tabanında, bir plana sahip olmak ve bunu profesyonel ellere teslim etmek vardır. Kurumsallık sürdürülebilir olmak demektir; ölçerek yönetmek demektir; ve hesap verebilir bir organizasyonun yönetim biçimidir. Nasıl demokrasi olmadan siyasi bir yönetim biçiminden bahsedemezsek, kurumsallık olmadan da iş yönetiminden bahsetmemiz mümkün değildir.  Özetle, “Kurumsal Yönetim” bir düzen işidir ve yönetim biliminde “Sistem Yönetimi Yaklaşımı”na yakındır. Bu yaklaşımda, sistem bölünmez bir bütündür ve parçaları bağımsız olmakla beraber birbirleriyle ilişkilidir.
“Durumsal Yönetim” ise ihtiyaçların getirdiği duruma en uygun yönetimin uygunlanmasını ifade eder. Burada görev ve ihtiyaçlar insan ve süreçler yolu ile tahmin edilir ve bu anlayışta farklı durumlarda farklı yaklaşımlar sergilenebilir. Yönetim kitapları, bu anlayışı da kurumsallığın içinde değerlendirmesine rağmen, bana göre “Durumsal Yönetim” daha çok patron tarzıdır ve ülkemizde bir plana sahip olmadan, hatta bunu profesyonel ellere bile teslim etmeden, duruma göre eyleme geçilen yönetim şeklini ifade etmektedir.
Ülkemizdeki iş dünyasında oturmuş hali ile “Durumsal Yönetim”de bir düzenden bahsetmek mümkün değildir. Örneğin patron şirketlerinde, temel performans değerlerinizi belirlemek için bir şirketle anlaşır ve onunla ölçmeye başlarsınız. Bu bile kurumsallık adına büyük bir adımdır. Ancak yönetim kurulundaki bir aile üyesinin öneri olarak getirdiği başka bir şirketi denemek için ikinci sene at değiştirebilirsiniz. Bu durumda ikinci şirket daha önce belirlenen yöntemi sorgular ve en iyi ihtimalle bazı değişiklikler yapar. En iyi ihtimalle diyorum, çünkü kökten değişiklik yapanları çoğunluktadır. Dolayısıyla ikinci yılınızda bambaşka kriterleri ölçmeye başlar ve iki farklı parametre havuzunu karşılaştırmayı denersiniz. “Durumsal Yönetim”in ülkemizde geldiği durum L budur! Bu anlayışın yaşama şansı yoktur. Çünkü patron şirketlerinin süreç içinde yaşadığı en büyük sorun da “Büyüme Sancıları”dır. “Durumsal Yönetim”in net çıktısı olan kontrollü karlılık ve hız, engellenemez bir büyümeyi de beraberinde getirmektedir. Ancak büyümenin aynı “durumsal” anlayışla sürdürülemeyeceği de açıktır.
Şu ana kadar yazdıklarımdan “Kurumsal Yönetim”i her şeyi ile onayladığımı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü onun da geldiği durum içler acısıdır. Benim gibi, hayatını marka danışmanlığı yaparak kazanan birinin, kurumsallığa inancını yitirmiş olması mümkün değildir. Ancak meslek hayatımda yaşadıklarım ve gördüklerim, pek çok meseleye olduğu gibi kurumsallığa da yeni bir gözlükle bakmanın zamanının geldiğini göstermektedir.
Çünkü kurumsallık çizgisi değişmeye ve bu kavramın içi giderek boşalmaya başladı. Bu nedenle, farklı yaklaşımlar getirilmediği takdirde, çok değil birkaç yıl içinde kurumsallık kavramı temelden sorgulanmaya başlanacak. Zira kurumsallığı sürdürülebilir bir anlayış biçimi olmaktan çıkarıp “üç yerden fiyat aldımcılık” anlayışına çeken bir davranış şeklinin de yaşama şansı yoktur. Hangi üç yer? Neden üç? Hangi fiyat? Bugün pek çok kurum bu çukurun içinde debelenmektedir. Ayrıca her ne kadar kitap “sistem yönetimi bölünmez bir bütündür ama parçaları bağımsızdır” diye yazsa da, kurumsallık “uzman olan birim ve tedarikçi böyle uygun gördüğü için yapalımcılık” da olamaz. Bugün dünyanın pek çok ülkesinde gördüğüm şudur ki; artık billboard reklamlarını okumak için kullandığınız aracı durdurup inmemiz bile yetmiyor; reklamda yazanları okumak için panoya tırmanmak zorundasınız. Peki bu reklamları yapanlar kimler? İletişim ve reklam birimleri ve onların onayladığı ajanslar. Kurumsalız; o zaman kabul edelim, sorgulamayalım ve reklamları panoya tırmanıp okuyalım. 
Bunun gibi pek çok örnek, kurumsallığı kurtarmak adına her şeyi sorgulamanın, stratejik kontrolü elde bulundurmanın önemini ortaya koymaktadır. Septisizm, giderek artan bir etki ile dogmatik yönetim anlayışının yerini almaya başlamıştır ve bu etki kısa vadede daha da artacaktır. Bunun sebebi de gayet nettir. Felsefede Thales’den beri ortaya atılan pek çok akımın sayısının çokluğu beraberinde süpheciliği de getirmiştir. Şüpheciliğin felsefedeki doğuş sebebi ile yönetimdeki varoluş sebebi arasında büyük bir benzerlik vardır. Zira bugün yönetimlerin aklını karıştıracak yöntemlerin ve önerilerin sayısı da inanılmaz bir noktaya gelmiştir ve “Şüphecilik” iş dünyasına hakim olmaya başlamıştır.
Bin dokuz yüz doksan altı yılında INTEL’in kurucusu ve CEO’su Andrew Grove “Sadece paranoidler ayakta kalır” adlı oldukça sarsıcı bir kitap yazmıştı. Kitabı okuduğumda, Grove’un Silikon Vadisi adına söylemek istediklerinden çok daha fazlasını almıştım. Aslında Andrew Grow ağırlıklı olarak bilgi çağının ve teknolojik  ürünler sektörünün  gidişatı ile ilgili mesajlar verse de, “Sadece paranoidler ayakta kalır” adlı kitabı benim için yönetim felsefesi adına çok şey anlatan bir düşünce biçimini de ortaya koyuyordu. Çünkü kitabın adından da anlaşılacağı üzere, bu çağda “Paranoid Yönetim” rekabet savaşından galip çıkacak tek yönetim anlayışıdır. 
Bu nedenle şirket ve marka yönetimleri adına bugün son derece kritik bir soruyu gündeme getirmek istiyorum: Hangi anlayış, şirketleri ve markaları zaferle taçlandırır? Kurumsal Yönetim mi? Durumsal Yönetim mi? Aslında bu sorunun cevabını Çinli general ve düşünce adamı Sun Tzu veriyor: “Düzen ve düzensizlik organizasyona bağlıdır.”  Sun Tzu’nun sözünden anlamamız gereken şudur. Düzenli ya da düzensiz görünmek şartlara bağlı olarak belirlenir. Bir kurum, aşırı düzenli gözükerek rakibini de düzen almaya itmek istemeyebilir ve rakibini rehavet içine sokmak için düzensiz görünmeyi tercih edebilir. Bu durum özle ilgili değil, görünümle ilgilidir. Zira stratejide görünüm şartlara bağlıdır. Düzenli olduğunuzda istediğiniz zaman düzensiz gözükebilir; ve gerçekten kurumsal iseniz istediğiniz zaman kurumsallığın katı çerçevesini kırabilirsiniz. Siz hiç kurumsal olmasına rağmen, değerlerine kurumsallık yazan şirket gördünüz mü?
Hiçbir yönetim şekli yüzde yüz doğru değildir. Çağın şartlarında ayakta kalmak için her yöntemden öğrenilecek şeyler vardır. Kurumsal dogmalardan sıyrılarak şüpheciliği kurumsallığın bir garantörü olarak konumlandırmazsak, şirketlerimizi ve markalarımızı yaşatamayız. Bu anlamda Descartes tarzı bir şüphecilik idealdir. Yani kesin bilgiyi bulana kadar tüm bilgileri gözden geçirme şekli olan Descartes’in “Yöntemli Şüphecilik” tarzı.
Bilmem, bu tarz size bir şey hatırlattı mı?
Sanırım herkes, uzman görüşü aldıktan sonra bunu birkaç “tanıdık” yerden de kontrol eden pek çok patron görmüştür.
Kurumsallığı çok daha güçlü bir anlayış biçimi haline getirmek için patronlardan öğrenilecek çok şey var. Bu öğretileri bireysel davranış biçimlerinden çıkararak, Descartes’in “Yöntemli Şüphecilik” felsefesiyle yapmak da “Yeni Kurumsallık” anlayışının temelini oluşturacaktır.
Posted by:HAKAN SENBİR

Marka Danışmanı & Stratejist

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s