Arama
-
Blog İstatistikleri
- 18,392 hits
Twitlerim
- RT @Fbozkus: BKM verilerine gore Boga ve Ikizler ekstre borcunun tamamini oduyor. Basak ve Akrepler ise odeme konusunda en problemli bur ...HakanSenbir14 hours ago
- İzlediğim en iyi reklam filmlerinden biri. İçgörü, ürün özelliği, her şey var: http://t.co/Ifp0XlrX via @adforumHakanSenbir21 hours ago
- Geico - "Popular Girls" - The Martin Agency : http://t.co/WvBxUwhB http://t.co/HEmwGrYb via @adforumHakanSenbir21 hours ago
Kavram Bulutu
10'ların kıtası Adele Alışveriş Bilimi AVM Blocked by the openness Danışmanlık Deneyimsel Pazarlama Değişim Dijital devrim Edward de Bono Edward de Bono The Cup 2012 Güney Amerika reklamcılığı Hektor Cuper istişare Küresel kampanyalar Marka Mobil Cihazlar OPERASYON KÜLTÜRÜ Ordu Orduspor Paco Underhill Pazarlama Rolling in the deep Satış Segmentaston Slavoj Zizek Tasarım THE CUP 2012 Tüketici davranışları Vasquez Sounds YARATICI YILDIZLAR BULUŞMASI Yaratıcılık İnsanlar neden alışveriş yapar? İNTERAKSİYON İnteraktif devrim İstatistik İçgörü-
Güncel Post’lar
-
Top Clicks
Takvim
Arşiv
Kategoriler
Meta
Bu klipteki sır ne?

Vasquez Sounds’un Adele’nin “Rolling in the deep” adlı şarkısıyla yaptıkları klip, Youtube’da 40 milyonun üzerinde hit almış durumda. Farklı entry’leri topladığınızda hit sayısı çok daha yükseliyor. Bu performansın bu kadar hit almasının ardında Adele’nin muazzam şarkısı “Rolling in the deep”in payı büyük; zira Adele de bu şarkıyla 230 milyonun üzerinde bir hit yapmış Youtube’da. Üstelik “klip böyle çekilir” dedirtiyor (umarım bizim müzik kanalları da dikkat ediyordur).
Ancak Vasquez Sounds’un ”Rolling in the deep” cover’ının bu kadar başarılı olmasında başka bir sihir var. Klibi izlerseniz bunun “içerik” olduğunu göreceksiniz. Angela Vasquez’in (11) sesi muazzam ama sesinin ötesinde o kadar sakin söylüyor ki, sanki 30 yaşında. Baterideki Gustavo Vasquez (13) de aynı cool’lukta. Gitar ve klavyedeki Abelardo Vasquez (15) ise Roger Waters ve Rick Wright rahatlığında. Evet, bir yerlerde adı Vasquez Sounds olan ve üç ufaklıktan oluşan harika bir grup var ve bu grubun bu kadar hit almasının ardında son 10 yıldır gerçek anlamda yaşadığımız interaktif devrim var. Çünkü interaktif devrim içeriği güçlü olanı tahta taşımakta hiç tereddüt etmiyor. Grubun Facebook’taki performansı da fena değil, 441.555 kişi. Gerçi Facebook’ta alacakları çok yol var. Ancak twitter performansları çok zayıf. Klibi 40 milyonun üzerinde hit alan Vasquez Sounds’u şu anda sadece 3.700 kişi takip ediyor. Kendi kuşaklarından Justin Bieber’ı izleyen 17 milyonun üzerinde insan olduğunu söylersem durum daha net anlaşılır sanırım.
Klibin sırrına dönersek, içeriğin gücü ortada… Yaş ortalaması 13 olan bu 3 ufaklık harika ve son derece sahici bir performans sergiliyorlar. İzleyici de bu performansın karşılığını veriyor. Eğer sosyal medya ve interaktivite hayatımıza bu kadar hakim olmasaydı, klibin içerik eşdeğeri yine aynı olmakla beraber, durum farklı olacaktı. Geçmişte pek çok beğendiğimiz klibin TV’de çıktığı anda “Çıktı!” diye haykırdığımız gibi, klibi gördüğümüzde sevinçten böğürecektik:) Ve bu böğürmeyi alt ve üst kat komşudan başka duyan olmayacaktı. Olan sadece Vasquez Sounds Kardeşlere olacaktı.
Ancak bu defa durum farklı, istediğimiz an “o harika içeriği” gözlerimizin önüne serebiliyoruz. İstersek başkaları da bu keyiften nemalansın ve bizim ne kadar kültürlü olduğumuzu da görsün diye forward ediyoruz (Sevda Malkoç’un deiyimiyle şıftırtıyoruz). Bu durumdan en çok nemalanan da, içerik sahipleri oluyor (itirazım yok analarının ak sütü gibi helal olsun). Durum bu kadar basit. Hala sosyal medyaya ve dijital devrime direnenlere duyurulur: Korkacak bir şey yok, dijital devrim iyi bir şey:)
Not: Vasquez Sound bir Justin Bieber olur mu? Sanmam! Çünkü Justin Birader’de tek olmanın gücü var. Ama Vasquez Sound’un Justin Bieber’den daha naif oldukları kesin. Ben bu aralar Vasquez Sounds dinliyorum. Pink Floyd’a kısa bir ara verdim, beynimi dinlendiriyorum:)
THE CUP 2012′de kreatif yıldızlarla söyleşi.
THE CUP 2012′nin kapanış etkinliği, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da YARATICI YILDIZLAR BULUŞMASI idi. Bu sene de yine benim yönettiğim panele 7 farklı ülkenin kreatif yöneticileri katıldı: Satoshi Takamatsu (Kurucu ve CCD, Ground, Tokyo, Japonya) Jureeporn Thaidumrong (Yaratıcı Başkan, nudeJEH, Bangkok), Jose Miguel Sokoloff (Başkan ve CCO, SSP3Lowe, Colombiya, Mariusz Jan Demner (Başkan, Demner, Merlicek & Bergmann, Avusturya), Luis Miguel Messianu (Başkan ve CCO, Alma DDB, Miami, USA) Adrian Botan (Bölgesel Yaratıcı Yönetmen, CEE McCann Erickson, Ortak ve “Executive CD”, McCann Erickson, Romanya) Milka Pogliani (Başkan ve “Executive Creative Director”, McCann Worldgroup Italy, Yaratıcı Danışman, McCann Yeni Avrupa).
Panelde tüm konuşmacıların anlattığı kampanyalar 3 parametre açısından önem taşımaktaydı: 1. KAMPANYANIN YARATILDIĞI COĞRAFYANIN ÖZELLİKLERİ; 2. YARATICI YÖNETMENİN KİŞİSEL BAKIŞ AÇISI; 3. EVRENSEL DEĞERLER. Panel başlamadan evvel tüm izleyenlerden konuşmalara bu üç parametre açısından bakmalarını rica ettim. Yapılan sunumlarda da ortaya çıkan şuydu ki, baktığımız ilk iki pencerede (KAMPANYANIN YARATILDIĞI COĞRAFYANIN ÖZELLİKLERİ; YARATICI YÖNETMENİN KİŞİSEL BAKIŞ AÇISI) her ülkede, her yaratıcı yönetmende belirgin farklılaşmalar görülürken, EVRENSEL DEĞERLER ortak bir küme olarak kendisini göstermekteydi. Aslında küresel reklamları değerlendirmek için son derece etkili açılar vermekte bu 3 parametre.
Öte yandan, Güney Amerika reklamcılığının giderek yükseldiğini görmekteyim. CANNES’da son 10 yıldır sinyallerini veren Güney Amerika reklamcılığı bir kez daha THE CUP’ta kendisini gösterdi. Gerek içgörü yakalama yeteneği ve gerekse yeni medya kullanımı konusundaki engin yaratıcılık anlayışı Güney Amerika’yı yakında dünya reklamcılığının yaratıcı merkezi haline getirirse kimse şaşırmasın.
Lovemark’ta son nokta!
Posted in Yaratıcılık
Leave a comment
Edward de Bono, açıklık tarafından engellenme ve istişare kültürü.
Kıtalararası Reklamcılık Yarışması THE CUP’ın bir diğer önemli konuğu da Edward de Bono idi. Büyük Usta, Bono 1.0.1′den girince, “eyvah 10 yıl boşuna bekledik, bize dair pek bir şey söylemeyecek galiba” derken, pek fark edilmese de bence bombayı patlattı. En azından ben alacağımı aldım. De Bono, konuşmasının bir bölümünde “Blocked by the Openness” diye adlandırdığı bir kavramdan bahsetti. “Açıklık tarafından engellenmiştir” olarak da tercüme edebileceğimiz bu kavramı anlamak için sırasıyla, “Sıradan engelleme” ile karşılaştırarak bakmamızda fayda var. Önce ”sıradan engelleme”nin ne olduğuna bakalım. De Bono “her iki yanı kapalı düz bir yolda giderken önünüze konan bir engel bir sıradan engellemedir”diyor. ”Blocked by the Openness” yani”Açıklık tarafından engellenme”yi de şöyle tarif ediyor: “Eğer ilerlemek istediğiniz yolda, sağlı sollu pek çok yan yol varsa, bu durum sizin için “açıklık tarafından engellenme”dir; zira yan yollardan çıkan tüm araçlar en az önünüze konan engel kadar güçlüdür”.
Edward de Bono çağımızın belki de en güçlü kavramsal düşünen beyinlerinden biridir. “Blocked by the Openness (Açıklık tarafından engellenme)” olarak ortaya koyduğu bu kavram, de Bono bunu söylediği anda bende kendi iş kültürümüzden bambaşka bir şeyi hatırlattı. Strateji danışmanlığı yaptığım sürede gördüm ki, işlerin hızla ilerlemesinin önündeki en önemli engellerden biri, konunun dışındaki disiplinlerin de içinde olduğu istişare kültürümüzdür. Bu durum tam bir “açıklık tarafından engellenme” durumudur. Zira istişare bir açıklık politikasıdır. Çünkü istişare eden kişi farklı kişilerin görüşlerine danışır. Son derece demokratik ve faydalı olan, ancak kantarın topuzu kaçırıldığında kontrolden çıkan bir durum oluşur. Çünkü istişare ettiğiniz (danıştığınız) her kişi yukarıdaki çizimin B bölümünde de görüldüğü gibi yan yoldan çıkan araba haline gelebilir ve yöneticinin ilerlemesini engeller.
Burada kritik nokta istişare kültürünün istişare edilen konunun uzmanlarının dışına taşmaması ve uzmanların da sayısının sınırlı olmasıdır. Çoğu iş adamına “neden bu kadar çok kişiye ve hatta bu konunun uzmanı olmayanlara bile soruyorsunuz” diye bir soru yöneltirseniz, pek çoğunun “ben görüş alıyorum ve en sonunda kendi kararımı veriyorum” dediğini duyacaksınız. Şüphesiz bu konuda gayet samimidirler ancak uzman olamayan görüşlerden ne kadar etkilendiklerini hiçbir zaman bilemezsiniz.
Ben yine de karar alma açısından en etkili yolun, sağında solunda çok yan yol olmayan yollar olduğuna inanırım. Bu nedenle, kendi uzmanlık alanım dışında bana sorulan soruları cevaplamam; kendi alanıma yapılan uzmanlık dışı yorumları da sadece hoş seda olarak dinlerim.
Posted in Yönetim, İnsan Kaynakları
Tagged Blocked by the openness, Edward de Bono, istişare, THE CUP 2012
Leave a comment
Umarım herkes Slavoj Zizek’i iyi dinlemiştir.
Marketing Türkiye ve MMI’ın düzenlediği Kıtalararası Reklamcılık Yarışması THE CUP’ın baş konuklarından biri de çağdaş Sokrat “Slavoj Zizek” idi. Zizek’i düşüncelerinin gücünün dışında farklı kılan asıl unsur sahiciliği. Mesela Zizek “Marksistim” demiyor, “Marksist yanım ortaya çıkıyor” diyor; hatta durumunu “karanlık Marksist yanım” olarak tanımlıyor. Zira bu çağda Alaska’da bile Marksist olarak yaşanamayacağının ve kendisinin de böyle bir hayat yaşamadığının farkında… Samimi ve zekice konuşuyor. Mesela sahne aldığı kıyafet, yıllarda reklamcıların ödül almaya çıkarken giydikleri zorlama “ben farklıyım kombinleri”nden çok daha sahiciydi. Kadifemsi salaş bir pantalon, basit bir ayakkabı ve ilginç bir tişörtle konuştu Zizek. Hatta “kıyafetlerinizi nereden satın alıyorsunuz” diye gelen bir soruya “akrabalarımın eskileri” tadında bir vole de çakmayı ihmal etmedi. Özetle çoğu fikrine hayranlık duyduğum Zizek Usta’nın duruşunu da sevdim. Küreği derin daldırdığı yerler ise son derece ilgi çekici ve düşündürücüydü. Bu anlamda Zizek’in THE CUP’ta ortaya koyduğu birkaç meseleye burada değinmek isterim.
1. VAR OLMAMANIN VARLIĞA KATTIĞI GÜÇ: Zizek “Sütsüz Kahve” ile “Kremasız Kahve”nin aynı şeyler olmadığını ifade etti. Bence burada düşünmemiz gereken şudur: Zizek var olmamanın da varlıklara bir kimlik kazandırdığını vurgulamaktadır. Reklamda bilerek ya da bilmeyerek kullanılan bu yaklaşım aslında beyne kuvvetli mesajlar gönderen önemli bir stratejidir. Bırakın insan beynini, var olmamanın varlığa kattığı güç, maymunlar için bile önemlidir bence. Zira “Muzsuz Ağaç” ile “Mangosuz Ağaç” da bir maymun için farklı değerler taşır. Çünkü burada önemli olan ağacın kendisinden çok o ağaçtan olan beklentinizdir.
2. SAKLI MESAJLAR: Zizek’in değindiği bir diğer önemli mesele de, genel kamuoyunun bakış açısına sunulan mesajların ardındaki faşist, sapık ve her türlü hastalıklı insan içgörüleriydi. Verdiği örnek kendi ülkesinde yaşanan bir drama aitti. Faşist Miloseviç’in Sırp vatandaşlarına “Sırbistan’ı koruyun!” derken, (elbette Zizek bütün Sırpları kast etmedi), içinde hastalıklı duygulan barındıran kitlelere “Bosnalılara tecavüz edin” gizli mesajını verdiğini söyledi. Aynı durum Irak’ın işgali sırasında da gerçekleşmedi mi? Tüm Amerikan kanallarında harekatın adı “IRAQI FREEDOM” idi:)
3. AKLIN KARMAŞA İLE YÖNETİMİ: Zizek dedi ki; insanlara ne bildiğimi biliyorum diyebilirsiniz. Bu gayet anlaşılır bir ifadedir. Ya da ne bilmediğimi biliyorum diyerek durumu biraz daha karmaşık hale getirebilirsiniz. Ya da yine Irak Savaşı sırasında ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in Irak’ta olanlar ile ilgili olarak dediği gibi, ne bilmediğimi bilmiyorum diyerek durumu daha da karmaşık hale getirir ve insan zihnini paralize edebilirsiniz.
4. KÜLTÜREL KAPİTALİZM: Zizek pazarlama dünyasının çemberi içinde olan herkesi ilgilendiren bir konuya daha değindi. Bunu dile getiriş şekli ise mükemmeldi: “Artık ideoloji satın alıyoruz”. Starbucks örneğiyle dile getirdiği tüketici içgörüsü son derece enteresandı. Artık markaların tüketiciye şöyle seslendiğini ifade etti Zizek: “Hey tüketici! Kötü bir tüketen olmana üzelmene gerek yok. Biraz daha pahalı olan bu kahveyi içerek, kendini Doğa Ana konusunda daha etik davranan biri olarak hissedebilirsin.” Katılıyorum, ama sorun nerede Zizek Usta? (Sanırım burada Marksist tarafını biraz fazla kaçırmış:)
Özetle, THE CUP geçen yıl da yaratıcılığa, reklamın geleceğine ve zengin entellektüel birikime yaptığı yatırımla dolu doluydu. REKLAMCILAR DERNEĞİ’nin ve REKLAMVERENLER DERNEĞİ’nin THE CUP’a verdiği desteği görmek de ayrıca güzeldi.
Posted in Reklamcılık, Strateji, Yaratıcılık
Tagged Pazarlama, Slavoj Zizek, THE CUP 2012
Leave a comment
Edward de Bono ile buluşma ve THE CUP 2012′den notlar.
Bugün THE CUP 2012′nin birinci günüydü. Benim açımdan en önemli olay, yaklaşık yirmi yıldır teorilerini yakından takip ettiğim büyük yaratıcılık düşünürü Edward de Bono ile Yapı Kredi Bankası’nın yemeğinde bir araya gelmek oldu. Bundan yaklaşık on yıl önce Türkiye’ye geldiğinde sadece dinleme olanağı bulduğum Dr. Bono ile yaratıcılığın öğrenilebilir bir şey olduğuna yönelik uzun sayılabilecek bir sohbet gerçekleştirdik. Yarın da kendi sunumundan sonra bir soru-cevap seansı yapacağız. Birinci günün en başarılı iş örneklerinden biri SOLO UN PLANETA’nın DEFORESTATION işi idi. Muazzam bir fikir ve muazzam bir uygulama. İzlemenizde fayda var. Bir diğer başarılı iş de, FERRORAMA trenleri için yapılan VOLTA FERRORAMA projesi. Bu proje de fikrin peşinden koşmanın yaratıcılıkta ne kadar hayati bir rol oynadığını gösteriyor. Tam 0 kilometrelik bir sabrı ve emeği görmek için İzlenmeye değer. Piyasaya çıktıktan 1 ay sonra elde ne kadar FERRORAMA treni varsa satılmış.
Bugüne dair bir diğer önemli not da, TBWA Avrupa İş Geliştirme Başkan Yardımcısı Ulrich Proeschel’in YARATICI İŞLERİ anlamlı kılan 3 önemli maddeyi ortaya koymasıydı. Bence üçünün de altına imza atılır:
1. “Yaratıcılık etkililiği destekler” dedi. Son derece doğru. Yaratıcılığın ölçülebilir sonuçlara etkisi bunca yıldır yakından gözlemlediğimiz bir olgudur.
2. “Fikir her yerden gelebilir” dedi. Bu bence çok kritik. Önemli olan iyi gözlemlemek. Yaratıcı olmak her şeyi kendi yaratmak değildir. Vurucu fikri iyi duymak için sağlam kulaklara sahip olmaktır. Aslında Ulrich Proeschel’in özetle şöylediği de buydu.
3. “Yaratıcılıkla rekabetin hakkından gelirsin” dedi. Bu da doğru; zira en dev markaların bile yaratıcı işler ortaya koyan rakipleri karşısında dikkatlerinin dağıldığı görülmüştür.
Ve bugün gözlemlediğim bir diğer güzel olay da, Anadolu’nun pek çok kentinden gelen öğrencilerin varlığıydı. Onları burada görmek keyif verici. Her zaman olmalılar.
Posted in Pazarlama, Reklamcılık, Strateji, Yaratıcılık
Tagged Edward de Bono, Edward de Bono The Cup 2012, THE CUP 2012, Yaratıcılık
Leave a comment





